van Gogh ve telif hakları üzerine düşünmek
Vincent van Gogh, sanat tarihinin en etkili figürlerinden biriydi. Batı sanatında çığır açtığı kabul edilen bir post-empresyonist sanatçıydı.
1853'te doğan Hollandalı sanatçı, sanata oldukça küçük yaşlarda ilgi gösterdi. Ailesinin yönlendirmesiyle kariyerine sanat tüccarı olarak başladı. Ancak bu alanda başarı elde edemeyerek yaşadığı finansal çöküntülere rağmen sonunda resme döndü.
Burada kısa bir duraklamak gerekir, çünkü Hollanda, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın ticaret ve finans merkezlerinden biriydi. Özellikle Altın Çağ döneminde (1600’ler) lale çılgınlığı (Tulip Mania veya diğer adıyla lale spekülasyonu ), deniz ticareti ve sanat piyasasıyla ünlüydü. Van Gogh’un doğduğu 19. yüzyıl ortalarında ise Hollanda, sanayileşme ve küresel ticaretin yükselişiyle yeniden bir ekonomik canlanma yaşıyordu.
Van Gogh’un ailesi de bu sistemin bir parçasıydı aslında. Babası bir Protestan papazıydı, ancak amcalarından biri başarılı bir sanat tüccarıydı. Genç sanatçı 16 yaşında amcasının desteğiyle Lahey’deki Goupil & Cie galerisinde çalışmaya başladı. Bu galeri, uluslararası sanat ticareti yapan önemli bir firmaydı. Dolayısıyla Van Gogh, erken yaşta sanatın ticari bir meta olarak değerini gözlemleme fırsatı buldu.
Lale Çılgınlığı döneminde Hollanda'da sanat tüccarlığına kısa bir bakış
Tıpkı 17. yüzyıldaki lale spekülasyonu (Tulip Mania), dünyanın belki de ilk ekonomik balonlarından biri sayılabilirse sanat tüccarlığı da Hollanda da 17.yüzyıldan 19.yüzyıla kadar boyut değiştirerek artan adeta bir delilik alanıydı.
Lale soğanlarına duyulan aşırı talep, fiyatların anlamsız seviyelere çıkmasına ve ardından çöküşe neden olduğu gibi benzer şekilde, sanat piyasası da spekülatif hareketlere açıktı.
Bunu irdelemek ve biraz geriye gitmek gerekirse Hollandalı ressamların yaptıkları manzara resimleri 17. yüzyılda oldukça popülerdi, sanat piyasası büyük ve rekabetçiydi; sanatçılar farklılaşmak için inanılmaz uğraşıyordu. Her tablo birbirinden farklı olmak, sanatçılar kendi tarzlarını yakalamak zorundaydı.
İnsanlar mobilya veya kıyafet alır gibi tablo satın alıyordu. Pahalı baharatlar ve lüks ürünler ile sanat eserleri ticareti yapılan metalardı. Normalde başka ülkelerde aynı dönem sanat “siparişlerini” kilise ve soylu sınıf veriyorken Hollanda’nın Protestan olması ve ticaretin gelişkin olmasından da kaynaklı olarak başlıca sanat alıcıları tüccar sınıfıydı.
Tüccarlar, küresel ticaret sayesinde zenginleşmişti ve paralarını ev dekorasyonu için tablo alarak harcıyordu. Sanatçılar piyasa için üretim yapıyordu. Bu, eserlerin açık piyasada alınıp satıldığı ilk dönemdi diyebiliriz. Ancak sanatçılar için zorluklar vardı: Eserlerinin kim tarafından alınacağını bilemiyor, genelde sanat tacirleri üzerinden satış yapıyorlardı. Bu nedenle sanat tacirlerinin önü çok açılmıştı. Rekabet de inanılmaz kızışıyor, sanatçılar markalaşmaya çalışıyordu.
Önceden farklılaşmak ve isim yapmak adına yenilikçi davranan sanatçılar artık artan boya maliyetleri nedeniyle maliyeti düşürebilmek için hem az sayıda renk kullanmaya hem de aynı konuları tekrar tekrar işlemeye yöneldiler. Çok sayıda ucuz maliyetli tablo satan ressamlar ile isim yapmış olanlar az sayıda pahalı eserler yaparak hayatlarını kazandılar. Ressam olmak artık karın doyurmak için metalaşan bir sektörün parçası olmuştu. Bahsettiğim dönemde bu kadar küçük bir ülkede 100 yıl kadar bir sürede 5 milyondan fazla tablo üretildi.
Van Gogh'un kendi sanatını arayış çabası
Tahmin edebildiğim kadarıyla yukarıda çizdiğim tablo ışığında Van Gogh’un sanat tüccarı olarak çalıştığı dönemde, sanat eserlerinin değeri büyük ölçüde moda ve koleksiyonerlerin kaprislerine bağlı olsa gerek.
Üstelik kendisinin izlediği akımlar (izlenimciler ve post-empresyonistler) kendi döneminde ağır şekilde topa tutuluyordu. Belki de bu dalgalanmaları gözlemlemesi, ona "gerçek sanatın piyasa değeriyle ölçülemeyeceği" düşüncesini aşılamış olabilir.
Bu arada şahsi görüşlerimi iletmem gerekirse Van Gogh'un sanatı yoğun tutku ve kendine özgü tarzını arayışıyla dünyada onu tekleştiren bir yere koyar. Üstelik oldukça parasız olduğu dönemlerden geçti ve en büyük destekçisi Theo sayesinde aldığı boyalarla Doğu sanatından esinlenerek döneminin eşsiz güzelliklerini ortaya koydu.*
Duygularını iletmek için genellikle cesur ve canlı renkler kullanarak çeşitli tekniklerle sanatını resmen deneyleştirdi. Sık sık manzaralar, natürmortlar ve portreler çizerek her parçayı kendine özgü bakış açısı ve duygusal derinliği ile harmanladı. Eserleri, etkileyici fırça çalışmaları ve güçlü ışık ve gölge kullanımı ile karakterize edildi. (örneğin Paul Gauguin’e armağan ettiği kendi otoportresi, burada kendisini doğu sanatına övgü mahiyetinde çekik gözlü resmetmiştir.**
anlaşılmamanın dehası mı yoksa yalnız bir başkaldırı mı?
Van Gogh'un hikayesi tarihin en acıklı trajedilerinden biri. Kesinlikle yeteneği tartışılmazdı ama hayatı boyunca psikolojik çalkantılarla boğuştu. Depresyon, anksiyete ve 1888'de yaşadığı o meşhur kulak kesme olayı... Tüm bu mücadeleler, resimlerine de yansıdı; giderek daha içe dönük ve duygusal eserler üretti.
Yaşarken sadece bir tablo (Kırmızı Üzüm Bağı) satabilmiş bir sanatçıdan bahsettiğimize inanabiliyor musunuz?
Oysa bugün Yıldızlı Gece, Ayçiçekleri gibi eserleri milyonlarca dolar ediyor.
Galeride çalışırken neyin satıp neyin satmayacağını görmüştü ama o, popüler olanın peşinden gitmeyi reddetti. Belki de bu inatçılığı onu yalnızlaştırdı ama aynı zamanda özgün kıldığını düşünüyorum.
Kardeşi Theo'nun desteği olmasa belki de bugün Van Gogh'u hiç tanımayacaktık. Theo hem parasal hem de duygusal anlamda onun en büyük dayanağıydı. Paul Gauguin'le yaşadığı çalkantılı ilişki ise ruh halini iyice bozmuştu. Nihayetinde, 37 yaşında trajik bir şekilde hayatına son verdi.
asıl konumuz olan telif hakkı paradoksu
Bugün Van Gogh'un eserleri telifsiz eserler kapsamında. Bu demek oluyor ki eserleri artık kamusal alanda olunca (public domain) sayılıyor, yani herhangi biri onları özgürce kopyalayıp kullanabiliyor. Bu, bir yandan sanatın özgürce paylaşılmasını sağlarken, diğer yandan "Van Gogh" markasının ticari kullanımından milyonlar kazanan şirketlerin varlığını da beraberinde getiriyor. Örneğin, bir kupa, tişört veya duvar kağıdı üzerinde Van Gogh’un eserini kullanarak para kazananlar, sanatçının kendisine hiçbir katkı sağlamıyor.
Onun hikâyesi, sanatın toplumsal kabule ne kadar bağımlı olduğunu, ancak gerçek değerinin çoğu zaman "zamanın sınavından" geçtikten sonra anlaşıldığını gösterir. Bu bağlamda, Van Gogh’un yaşamını ve eserlerini ele alırken, günümüzdeki telif hakkı sistemine dair de sorgulamalar yapılabilir.
* Kardeşi Theo'ya yazdıkları mektupları okumak için,
Theo'ya Mektuplar / Vincent Van Gogh / Yapı Kredi Yayınları / Çeviren Pınar Kür / 2013
https://www.yapikrediyayinlari.com.tr/theoya-mektuplar.aspx
** Otoportresi tablo hakkında daha fazla okumak için: https://smarthistory.org/van-gogh-self-portrait-dedicated-to-paul-gauguin/


Yorumlar
Yorum Gönder