kalbimizin parçalanmaları ve neşemiz üzerine…




kalbimizin parçalanmaları ve neşemiz üzerine…


    1 Mayıs’a sayılı günler kala Saraçhane, tutuklamalar, deprem derken hem asla öteleyemeyeceğimiz bir emekçi bayramına hazırlanır hem de bütün yaşadığımız bu süreci harmanlamaya çalışırken her şey gerçekten çok hızlı geçti. Şöyle bir bakıyorum da kısacık gibi görünen şu kocaman 1 aylık geçmişimize gülümsüyorum sürekli olarak.


     Gülümsüyorum çünkü Lenin yoldaşımız yine haklı çıktı. Bugünlerde sosyal medyada da çokça paylaşılıp anılan bir devrimci önder olarak demişti ki;


“Hiçbir şeyin gerçekleşmediği on yıllar ve on yılların gerçekleştiği haftalar vardır”

    Bu sözü iliklerimize kadar hissettiğimiz anları, boğazlarımız patlayana kadar söylediğimiz şarkılarımız ve sloganlarımızla alanlarda haykırırken yeniden ve yeniden hissettik. Bir halk olarak beraber olmanın, yan yana gelmenin ve aynı sözü söylemenin verdiği cesaret ve güven ile hareket ettik. 


    Bir yandan da her birimizin git gide yoksullaştığı bugünlerde içinden çıkılamayacak gibi görünen çok zor anlar yaşadık. Bombalar mı patlamadı, canlarımız mı gitmedi, evimize mi kapanmadık, evlerimiz mi yıkılmadı … Yani yaşanabilecek ne varsa geldi başımıza. Yıllarca travmalardan travmaya koştuğumuz günlerdi. Bir uzaylı istilası kaldı yaşamadığımız. Ha gelirlerse onların gezegenlerinde devrimciler nasıl örgütleniyor diye dinleyebiliriz mesela, o ayrı… Her koşulda var olan imkanları ortaya çıkarmayı bilmek değil mi mesele?

    Bütün bu toplumsal travmalarımız içinde “yıkılmadan ayakta kalmak” ve “yoluna devam etmek” konularına o kadar saplanmıştım ki, önemli olanın “bir arada durmak” ve “yanındakini ayağa kaldırmak” olduğunu es geçtiğim dönemler oldu. Hepimiz yaptık bunu… Bazılarımız inanılmaz üzücü bir şekilde dayanamadılar... Kendi güçleri olmadığı için düşmediler yalnızca. Bizler de onları yalnız bıraktığımız için yalnızlığa dayanamayan kalplerinin parçalanmasına teslim oldular. 


Yoldan ayrılan her bir dostumuzun arkasından, aklıma geldiği her seferinde söylediğim bir şey bu: 


“Biz bu insana ulaşsaydık onu kaybetmezdik” 


    Fakat bu söz, kendi kendine söylenip duran birinin de kalbini parçalayabilir. Ne yazık ki, bunu ben kendime çok fazla söyledim. Eşim dostum en yakın çevremden birini kaybetmeme gerek yoktu. “Atanamayan öğretmen”, “geçinemeyen avukat”, “şantiyeden düşen işçi”, “kovidden ölen emekçi”, “çocuk”, “deprem”, “bomba”, “yangın”, “istismar”, “cinayet” vb. anahtar kelimeleri haberlerde sadece görmem bile yetiyordu bu sözü söyleyip kalbimi yormaya. 


    Şu anda bu cümleleri yazarken cancağızımız İrfan Alış’ın sesinden Türkiye’deki en sevdiğim müziği yapan Peyk grubunu[1] dinliyorum. Dolayısıyla asla haber takip etmeyelim, gündemden uzak kalalım, görmezden gelelim diye söylemiyorum bunları. İrfan’ın Sobe şarkısından aktararak şöyle derim böyle bir düşünceye: “Bu fikir manyağın tekinin”  


    Gerçekten de apolitik olmanın diyalektik olarak mümkün olamayacağı güzeller güzeli bir memlekette haber takip etmemek kesinlikle absürt olurdu. Konu o değil. 


    5-6 ayda bir (belki de daha sık aralıklarla) çok büyük bir felaketlerin yaşandığı aynı memlekette umutlu olmanın ve “yoluna devam etmenin” zorluğundan bahsediyorum. Müzikten gideceksek eğer en az Peyk kadar değerli işleri olan Şubadap çocuk grubunun çekirdekleri olmadığı için çok üzülen ve çok çekirdekleri olan arkadaşları tarafından zorbalanan “Çekirdeksiz Domates” şarkısından devam edebiliriz. [2] 

    Çekirdeksiz Domates karakterimiz de buna kahrolur ve kalbi kırılır ama şarkının sözleri şöyle devam eder: 


“Domates buna çok üzülmüş ama yoluna devam etmiş... 🍅   


    Komik gelecek fakat bana inanılmaz derecede güç veren ve çocuk korosu tarafından seslendirildiği için de sürekli umut veren bir şarkıdır. Domates kardeşimiz yaşadığı zorbalığa takılmadan yoluna devam etmenin zorluklarına aldırış etmiyorsa benim ondan ne eksiğim var derim hep… 


    Tam da bu nedenle artık bazı günler geliyor, pozitif olan şeylere ve özellikle de neşemize odaklanmaya çalışıyorum. Çünkü o neşeye ve güldüğümüz anlara odaklanmayı da kaybedersek bizi birbirimize bağlayan bağlar da kopar gibi geliyor. Mesela kendimi aşırı kötü hissettiğim ve benim de kalbimin “parçalanmasına” çok yaklaştığım bir dönemde bir konsere gitmiştim yoldaşlarımla. Konserine gittiğimiz müzik grubu yine Peyk, Şubadap benzeri sanki yalnızca eğlenmek için bir araya gelen müzisyenlermiş gibi görünen harika insanlardan oluşan Cümbüş Cemaat idi. Onlar da böyle güç vermeye çalışan bir müzik grubu gibi geldi sanki bana. Öyle müzik grupları var gerçekten de… (Müziğin gücü de bu işte. İrfan’ı hiç unutmayacak oluşumuzun sebebi bu değil mi zaten?) 


    23 Aralık 2023 tarihinde gerçekleşen bu konserden çıktığımda sosyal medyadan tüm bu felaketlere rağmen yaşadığımız neşeyi çoğaltmayı ve göstermenin önemini yazmıştım paylaştığım konser fotoğraflarına: 


“Sanki tüm memleket birbirimize tutunsak aynı böyle, karşımızdaki örgütlü kötülüğü yenebilecek gibiyiz 🎈 yazmışım mesela. 


    Balon emojisini de bilerek silmedim. Çünkü gerçekten zorlayıcı ve kalbimi parçalayan günlerden geçiyordum ancak buna rağmen o çocuksu neşeyi içimde hiç bırakmamışım. Peki bunu nasıl ve niye yapıyordum ki? Kalbimin parçalanmasına ramak kalana kadar üzülmenin bana ne faydası var diyebiliyorum çünkü. Fakat bunu yaparken bencilce hareket etmekten delicesine korktuğum için çılgın gibi aradığım neşe parçacıklarına tutunuyorum. 


    Özetin özeti ben bu neşeyi “ömrümde yalnız seninle ve senin safında olmakla övündüm” dediğim[3] yer[4]de buldum. Nerede bulacaktım ki başka? Bana her daim en büyük karanlıklarda dahi iyiliği, güzelliği örgütlemeyi öğreten Parti ve yoldaşlarımızın kapısı dışında nerede bulabilirdim? Ha çok aramadım da değil, ben o kapıyı burada çalmayı bilinçli olarak tercih ettim. Başka kapının da önünden bile geçmedim. Ömrümde aldığım en iyi karardı.

Fakat bu yazıyı bu kapıyı çalması gerekenlere yazmıyorum. Onlar adresi görüyorlar diye düşünüyorum. Benim sesim çalacak kapıyı görmelerine rağmen kapının kolunu açmak için bekleyenleredir. 


    2019’da iyi ki geldim diyerek kapısını arşınladığım güzeller güzeli Küba’dan dönünce yine yıllarca travmalardan travma yaşadığımızı anlattığım bir paylaşımımda Ocak 2023 ayında şöyle demiştim yine sosyal medya çevreme: 


“Basit, sade hayatlarımız olmalı. Neden yapmayalım? Fazlalıklara gerek olmayan bir sosyalist ülke düşlüyorum. Kolay olmayacak ve dondurma yemek kadar güzel olacak. Tam da burada sevdiğimiz ve uğruna emek verdiğimiz memleketimizde. Kaçmadan. Çünkü başka bir yer de yok. 

Asalak bir sınıf olmadan yaşamayı aşırı kıskandığımı ve hayatlarımızın bu kadar basit olması gerektiğini de düşündüm belki bir milyon kez. 

Bahsettiğim yerlerin basitliği çektiğim fotoğraflardan bile anlaşılıyor. Yavaş, görece ferah bir hayat yaşandığı…

Nazımın dediği "bereketli umutlar yığını" Küba gibi bir şeydi sanırım. Ferahlatıcı ve insanlığın akıllı elini hissetmek ve gerçek anlamıyla özgür olmak. Dondurma, pizza yerken, yüzerken veya sinemada bile.. ve de severken isteyen istediğini. Kimseye hesap vermeksizin. 

Ben de geçmişe değil geleceğe özlem duymaya odaklandım. Neden onların var, neden bizim olmasın :) 🍦🇨🇺” 


    Bu paylaşımımdan bir ay bile geçmeden 6 Şubat Depremleri oldu ve biz yine kalplerimizin parçalandığıyla kaldık. O günlerde de hep o meşhur videoyu düşündüm. Peki ne için diye haykırıyordu Selçuk abimiz. (Konu sosyal medyadan açılmışken, video çokça da paylaşıldı. Tekrara düşmek pahasına) 


“Ne için o zaman, ne için yaşıyoruz? Güvenlik yok, iş yok, gelecek yok, hukuk yok, anayasa yok ama yaşıyoruz. Bu yaşamak çok kutsal öyle mi? Öyle değil. Kutsal olan adil bir yaşam, kutsal olan onurlu bir yaşam, kutsal olan güvenli bir yaşam, kutsal olan haysiyet sahibi bir yaşam. Yaşamın kendisi değil kutsal olan. Milyonlarca insan ölüyor her gün hiç uğruna. Trafik kazalarında, savaşlarda, hastalıkta… Ölmek ya da kalmak meselesi değil bu mesele. Onurlu yaşamak ya da yaşamamak meselesi. Adaletli yaşamak ya da yaşamamak meselesi.”


    O gün henüz bilmiyordum fakat 1 gün bile serbest bırakılmayan büyük bir devrimcinin yaşam enerjisini, yıllarca tutsak edilmesine rağmen yüzünde kocaman bir enerjiyle hapsedilemeyen altın gibi bir kalpten çok büyük ilham alıyordum. “Aslolanın hayat olduğunu”[5] söyleyen devrimciler sayesinde devam edebildim. 


    Ne yapacaktım ki başka? Memleketin yarısının yok olduğu kalanının da kalplerinin tamire ihtiyaç olduğu böyle bir dönemde harekete geçmeyecektim de oturacak mıydım? Bu düşüncelerle yola çıktım ama dinlenme hakkımın olduğunu ve devam etmek için bu hakkın elzem olduğunu yok sayarak çırpınıp durdum. Bazen karanlık yollara girmenin eşiğine geldim, tam da böyle anlarda gözyaşlarımı silip devam etmek için yoldaşlarımı aradım. İyi ki vardılar, iyi ki var olacaklar. O anlarda iyi ki onlar da beni aradılar. Yüzlerindeki ışıltıyı görmesem devam etmekte tereddüt ederdim diye düşünüyorum. 


    Ve de iyi ki hiç aldanmamışız, ne mutlu ki bizlere neşemizi dahi örgütleyen altın gibi kalpleri tanıdık. Birbirimizin elinden tuttuk neyse ki. 


    Şimdi devam etme zamanı. 


    Çünkü kaybedecek hiç vakit kalmadı. Yeterince insanımızı kaybettik. Onların anısına borcumuz devam etmektir. Söylemeye gerek var mı? 


    Şimdi yazıyı burada noktalıyorum çünkü bu domates başka çekirdeksizleri toplayıp 1 Mayıs’a gidecek ve Partisi’nin safında yer alacak. 


Karanlıklar kahrolsun, yeter ki biz yaşamı savunup emeğin safında olalım. 


Yaşasın neşemiz! Yaşasın 1 Mayıs’ımız!


İrfan Abimizin de dediği gibi Yürüyor Sokak!*[6]


 



[1] Dün “Dev – GenZ” kadrosundan bir yoldaşımızı Peyk ile tanıştırmanın vatani bir görev filan olduğunu düşünerek kendisini zorla Hamiyet Müzikaline götürdüm. Kendisinin kocaman bir yazışma grubuna yaptığı paylaşımı aktarıyorum: “Arkadaşlar dün @Nilda Baltalı ile Hamiyet'i izledik. İnanılmazdı… Peyk şarkılarına özel bir sevgisi olan herkesin izlemesini öneririm. Şirketlere karşı durup bağımsız ve "biz"ce bir müzik nasıl yapılır, bu müzik nasıl bizi anlatır konusunda deha biri olduğunu düşünüyorum zaten. Biz epey duygusal ayrıldık salondan... Neden mücadele ettiğimizi de en az teorik bir kitap kadar iyi anlattı açıkçası.

 

Salondan da yer yer sloganlar yükseldi insanların duygusal yükselişleri sebepli.


[2] https://ansiklopedi.subadapcocuk.org/index.php/%C3%87ekirdeksiz_Domates

[3] Sevgili yoldaşımız Nâzım’ın sözü: https://x.com/tkgninsesi/status/1217461003782369280

[4] https://www.tkp.org.tr/gonullu/

[5] Sevgi Sosyal, https://yenie.net/aslolan-hayattir/


[6] Peyk’in Yürüyor Sokak şarkısı:
https://www.youtube.com/watch?v=_XSBEAmMD9c


 “Kim sana bunu yap diyor?
Kim sana boyun eğ diyor?

Kırılsın belin lan dimdik durmaktan
Korkma yasaklardan sen bana yaslan
Yürüyor sokak
Yanıyor sokak
Uyanıyor sokak bugün

Bu sessizlik yaman bir çığlığa bakar oy
Bu karanlık zaman bir ışığa bakar hey
Açılsın yolun dost varamasan da
Korkma alçaklardan haklısın dayan

Yürüyor sokak
Acıyor sokak
Uyanıyor sokak bugün

Teslim olma onlara dayan”

 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Delirtici Kayıtsızlığa Karşı Acıyı Ortaklaştırma Deneyimi

Sosyal Medya, Moda Endüstrisi ve Beden Algısının Dönüşen Yüzü

van Gogh ve telif hakları üzerine düşünmek